The Good, The Bad, The Weird (2008)

Haziran 26, 2009 at 1:12 am (Film Tanıtımları)

The Good, The Bad, The Weird

The Good, The Bad, The Weird

Filmin adı: The Good, the Bad, the Weird; Joheunnom nabbeunnom isanghannom
Yönetmen: Ji-woon Kim
Yazan: Ji-woon Kim, Min-suk Kim
Oyuncular: Kang-ho Song, Byung-hun Lee, Woo-sung Jung, Ryoo Seung-soo, Yoon Je-moon
Tür: Western, Macera
Yıl: 2008
Süre: 139 dakika
Ülke: Güney Kore
IMDB id: 0901487

Evet, evet. Bu filmi hepimiz bir yerlerden hatırlıyoruz. En azından anımsıyoruz. Aklımızda hemen, elinde altı patları olan kovboylar, vahşi batı çölleri, atlar, salonlar, düellolar ve uçuşan çalı çırpılar gibi görüntüler oluşmaya başlıyor. Fakat bu sefer filmimiz Sergio Leone başyapıtı olan The Good, The Bad and The Ugly (İyi, Kötü ve Çirkin) değil. Filmimiz uzakdoğunun kendine has sinema endüstrisi oluşturmuş olan Güney Kore’den geliyor. Hem de ne gelmek. Ji-woon Kim imzası taşıyan film saygı duyduğu ve esinlendiği filmin beklendiği gibi gölgesinde kalmayarak büyük bir başarıya imza atıyor. Peki İyi, Kötü ve GARİP nedir? Gelin beraber bakalım.

Şu ana kadar uzakdoğudan spaghetti western havasında çeşitli vahşi batı filmleri çekildi. Fakat bunların çoğu başarısız ve anlamsız prodüksiyonlar olarak tarihe karışmışlardı. Geçtiğimiz 2 yılda ise uzakdoğunun kendini dünyaya kanıtlamış iki büyük dev yönetmeni sayesinde işler biraz değişti. Bunlardan ilki, artık Japonya sineması denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Takashi Miike’nin “Sukiyaki Western Django”su. Diğeri ise yazımızın asıl konusu olan “The Good, The Bad, The Weird”.

“Sukiyaki Western Django” katana ve altıpatları aynı kefeye koyan, quentin tarantino’ya konuk oyuncu kimliği kazandıran çok eğlenceli bir filmdi. Film Takashi Miike’nin belki de yurt dışında en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Fakat “The Good, The Bad, The Weird” daha çok bağımsız sinema severlere hitap eden yapısıyla o kadar çok sevildi ki geçen sene bir çok festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Sadece konuşulmakla kalmadı tabi, iki tane de şahane ödül kaptı. Bizler ise sadece İF’te izleme şansını bulabilenlerdendik.

the-good-the-bad-the-weird-20081127042500861_640w.gif

Filmin epey eğlenceli konusuna gelecek olursak… 1930 Mançurya’sı epey karışık bir bölgedir. Rusya, Çin, Japonya ve Kore gibi dört devletin elini uzattığı ve her birinin kendine doğru çekmeye çalıştığı bir bölge olan Mançurya’da başlar hikayemiz. Her şey bir japon bankası yetkilisinin ellerinde bulunmakta olan haritayla başlar. Daha sonra ise, onu ele geçirmek için kiralanmış bir haydut (The Bad), haydutun haritayı ele geçirmesini engellemek isteyen japon ordusunun yardım istediği bir silahşör (The Good) ve hiç bir şeyden habersiz, sadece soygun yapmak için trende bulunan (The Weird) etrafında gelişir bütün olaylar.

Filmden maksimum zevk alabilmeniz için hikayeye çok kısaca değinmeye özen gösterdim. Zira film, her saniyesiyle sizleri memnun ediyor. Bu nedenle okumanız ya da dinlemeniz değil, bizzat izlemeniz lazım. Açıkçası bir çok uzakdoğu filmini sevmeme rağmen her önüme gelene tavsiye etmem fakat, The Good, The Bad, The Weird son zamanlarda bu kuralı benim için bozan tek film diyebilirim.

The Good, The Bad, The Weird sanıların aksine The Good, The Bad and The Ugly’yi taklit etmeye çalışan bir film değil. Hem bazı unsurların, hem karakterlerin, hem de bazı olayların (Spoiler vermekten kaçınmaaak) benzeşmesi ve tabiki bunun bariz bir şekilde filmin adına yansıması Sergio Leone’nin eserine büyük bir saygı duruşu aslında. Yönetmen Ji-woon Kim’de esinlendiği filmi hiç bir şekilde saklamayarak ne yaptığını ortaya koymuş. Filmde bir çok yerde The Good, The Bad and The Ugly’ye yapılan göndermeleri yakalayabilirsiniz (Ghost Town yerine Ghost Market olması?). Tabi ki yönetmenin kendi tarzıyla ve güney kore filmlerinin o kendine has havasıyla.

good_bad_weird_18a
Filmde son zamanlar gördüğüm en gerçekçi efektler kullanılmış. İşin aslı genelde düşük bütçeli filmlerin yanında The Good, The Bad, The Weird’a epey para akıtıldığı belli oluyor. Görselliğin her yönden bu kadar güzel olması da Hollywood seyircisini çekiyor tabi. İşin aslı güzel bir satış stratejisinde yatsa da, görüntü yönetmenini takdir etmek gerek. Patlamalar, kırılan camlar, savaş alanına dönen çöller… Film sizi temposu hiç düşmeyen sahneleriyle bilgisayar başındaki ufak ekrandan izlerken bile hayran bırakabiliyor. Tabi her şeyin bu kadar güzel görünmesinde muhteşem bir şekilde  kullanılan kamera açıları da rol oynamakta. Yönetmenin hem dinemik hem de akıcı kamera açıları, sahneleri çoğu zaman kesintiye uğratmadan size sunmakta. Sonuç olarak film görsel açıdan sizi tam puanla tatmin etmeyi başarıyor.

Şunu yazarken bile büyük bir zevkle dinlediğim müziklerden bahsetmeye gerek bile duymuyorum. Uzun zamandır bu kadar çeşitlilik içeren, hiç bir parça diğerinin kopyası olmayan ve filmden bağımsız halde dinlendiğinde bile bu kadar zevk veren film müzikleri dinlememiştim. Buradan bestekar Dalparan ve Yeong-gyu Jang’ı tebrik etmek istiyorum. Ayrıca film müziklerinde büyük de bir sürpriz var. Quentin Tarantino’nun da Kill Bill Vol.1’da kullandığı “Don`t Let Me Be Misunderstood” adlı parça en beklemediğiniz noktada öyle bir güzel giriyor ki, bir uzakdoğu filminde bu bildik ve tanıdık tınıyı duymak sizi mutlu ediyor.

the-good-the-bad-the-weird-20081127042449658_640w.gif

Güney Kore genelde oyuncu kıtlığı yaşamayan ve başarılı oyuncularla dolu bir ülke. Fakat, artık bu ayıptır! Güney Kore sinemasının artık oyunculuk tecrübesi her şeyini aşan bir oyuncusunun yanında iki tane de son yılların en takdir edilen yüzlerini görmek gerçekten acımasız (Diğer kore filmleri açısından tabi XD). Daha önce de Ji-woon Kim’in en sevilen filmlerinden biri olan “A Bittersweet Life’da oynamış olan Byung-hun Lee (The Bad) ile The Restless ile büyük bir çıkış yakalamış olan Woo-sung Jung (The Good) filmdeki genç kızların hayran ikonu sıfatını hakederek, karizma kontenjanını dolduruyorlar. Fakat The Weird’i oynayan Kang-ho Song yılların verdiği oyunculuk tecrübesiyle yine kendini ortaya koyuyor. Bir çok noktada sahneyi tek başına dolduran oyuncuyu The Weird rolünde izlemek gerçekten keyif verici. Kendisini daha önceden İntikam üçlemesini ilk ve üçüncü filmleri olan “Sympathy for Mr. Vengeance” ve “Sympathy for Lady Vengeance”de izlemiş ve performansına hayran kalmıştık zaten. Fakat, Song bu filmde biraz uçmuş. Şahane olmuş tabi. :D

The Good, The Bad, The Weird gerçekten herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir film. Uzakdoğu sineması seven sevmeyen, western seven sevmeyen herkesin izleyip eğlenebileceği tarzdan bir film olmuş. Görsel yönüyle, hikayesiyle, oyunculuğuyla, müziğiyle, ıtıyla ve bıkıyla tamı tamına dört dörtlük bir film olmuş. Ben ise Güney Kore sinemasının önüme mütemadiyen böyle muhteşem filmler çıkartmasından kelli bir mutlu oluyorum. Artık uzakdoğu sinema sevgimi yavaş yavaş japonya’dan kore’ye kaydırdığımı saklayacak halim yok tabi.

Son diyeceğim şudur ki: Bu filmi mutlaka izleyin millet. Gerçekten pişman olmazsınız…

“İşte, tren biletleriniz de burada!”
“Haydutlar bilet kullanmazlar. Treni durduracağız!”

—— Ninja’nın Notu: 10/10

1432_2

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Chaos (2008)

Mayıs 5, 2009 at 2:26 pm (Film Tanıtımları)

chaos-bien-largeFilmin adı: Saam bat gun; Chaos
Yönetmen: Herman Yau
Yazan: Ho Leung Lau
Oyuncular: Hoi Lin, Ka Tung Lam, Shu Tong Wong, Sam Wong, Kristal Tin, Charmaine Fong, Alex Chan
Tür: Macera, Gerilim
Yıl: 2008
Süre: 91 dakika
Ülke: Hong Kong
IMDB id: 1288398

Bazen ne izleyeceğimi bilemiyorum. Elimde izlenmeyi bekleyen sıraya girmiş o kadar çok şey var ki hangisine öncelik vereceğime bir türlü karar veremiyorum. Animeler, diziler, filmler… Listeler uzadıkça uzuyor. Genel olarak filmler pratik olduğundan ve anime veya dizi gibi bir devamlılık problemi yaşatmadığından beynimin artık baş ağrıtacak kademeye gelmiş kararsızlık mekanizmasını kendilerine yönlendirerek bu çelişkiyi mutlu bir şekilde sonuçlandırıyorlar. Çoğu zaman da inanılmaz üşengeç bir adam olduğum için etrafta DVD karıştırmaktansa bilgisayarımda o anda hazır olan filmlerden izliyorum.

Geçen gün de yine aynı durum oldu ve ben bilgisayarımda çoktan izlenmişlerin arasından sıyrılıp bana el sallarcasına izlenmeyi bekleyen bir kaç filmden birini seçmek durumunda kaldım. Epeydir ertelediğim filmlerden biri olan Chaos’ta karar kılarak izlemeye başladım. Film bittikten sonra üzerimde iki farklı pişmanlık duygusu vardı:
1- Keşke üşenmeyip DVD’leri karıştırsaydım da adamakıllı bir film izleseydim
2- Keşke izlemeden önce en azından biraz internette araştırsaydım
Bu duygulara boşa harcanmış bir buçuk saatimin hüznünü de ekleyince böyle emo gibi bişey oldum. Gittim yatağımda cenin gibi yattım.

00-41-26
Kısaca biraz filmden bahsedip ardından kişisel zılgıtıma geçeyim.
Film post-apokaliptik bir hong kong’ta geçmektedir. Gelecekteki Hong-Kong tahmin edebileceğiniz üzere pek de hoş bir yer değildir. Suç oranlarının günden güne hızla arttığı ülkede polis artık bir çok olaya müdahele etmekte zorlanmaktadır. Hapishanelerdeki bir çok mahkum birleşerek, içerden isyan başlatıp bağımsızlıklarını ilan ederler ve hapishaneleri kendine has kanunları olan polislerin kat-i suretle uzak durduğu yaşam bölgeleri haline getirirler. Her şey bu kadar karmaşıkken bir de ortaya hızla yayılan ölümcül bir salgın hastalık çıkmıştır. Geleceğin Hong Kong’unda bir kaza sonucu istemedikleri şekilde tehlikeli kimseler tarafından yönetilen bir hapishaneye düşen iki adamın etrafında gelişir olaylar. Üstelik bu adamlardan biri polis, diğeri ise bir suçludur.

Genel olarak hikayeye baktığımızda aslında izlerken gayet zevk verebilecek kendine has bir kurgusu ve konsepti olduğunu hissediyoruz. Fakat insan keşke bu güzelim kurgu bu kadar kötü işlenmeseydi diyor. Heyecanlı başlayan film daha 15. dakikadan itibaren sıkmaya başlıyor. “Bitsede gitsek”lere getiriyor insanı.

Bir kere her şeyden önce kimse beni bu filmin 2008 yılında çekildiğine inandıramaz. Bir ihtimal 10 yıl önce falan başlayıp 2008’de bitmiş olabilir :D Zira filmin kamera açıları, çekim kalitesi ağzınızda öyle bir “abi seksenleri geride bıraktık doksanlar ortasındayız falan” tadı bırakıyor ki, öyle böyle değil. Hani para harcanmamış prodüksiyon diyeceğim. Öyle de değil gibi pek. Şikayetim sadece kamera açılarıyla kalsa keşke. Mesela az da olsa kullanılan patlama ve ışık efektleri hiç kullanılmasaymış daha iyiymiş sanki. Tamam, Herman Yau’nun bol renkli şenlik modeli ışık kullanmayı sevdiğini biliyoruz ama bu filmde biraz abes durmuş. Zira her sahnede farklı bir renkte ışık yansıyor karakterlerin suratlarına. Yeşiller, kırmızılar… Ten rengini görmeyi özlüyoruz bi noktadan sonra.

01-26-50
Ondan sonra filmin inanmazsınız şahane müzikleri var :D Adeta MIDI. Arada sırada en olmadık zamanlarda “BIREEEENNGGG” diye coşuveren gitarın fonunda niyeyse sabit ve alakasız bir şekilde ilerleyen zil sesleri falan duyuyoruz. Sonra birden kesiliveriyor. Açıkçası ben müzikal olarak ne yapmaya çalıştıklarını pek anlamadım.

Filmde bir noktadan sonra (sanırım ilk yarısından sonra) sürekli aksiyon var. Hiç durmayan tempo, garip müzikler eşliğinde devam ediyor…ama…niye acaba her şey bu kadar yapmacık? Dövüşler, silahların ateşlenmesi, hoplamalar, zıplamalar. Hani ikinci sınıf B-Movie’lerin bile kendine has bir havası vardır değil mi? Bu filmde ne yazık ki onu da göremiyoruz. Etrafı ellerindeki kocaman silahlarla langır lungur tarayan polis gördük diye gaza da gelemiyoruz zaten. Öyle, koşup dövüşen adamları izliyoruz. Bi de yerinde duramayan aptal bir kız evladı var ki sormayın. Düşman başına!

Oyunculuklar konusuna pek girmeyeceğim. Zira ne yalan söyleyeyim filmi kurtarabilecek tek nokta bu olabilir. Zira filmin dört ana karakterinden üçü zaten hatrı sayılır, çok başarılı oyuncular. Özellikle Ka Tung Lam ve Hoi Lin’e edilebilecek hiç bir laf yok. Ki buna rağmen bu filmdeki performanslarıyle sevenlerini bir miktar hayal kırıklığına uğratabilirler. Ben, oyunculardan böyle bir kısıtlanmışlık hissi aldım. “Abi Oscar’lık performans sergileyeceğim ama olmuyor işte” der gibi bir havaları var. Belki de filmin basık ve boğucu havası bana böyle hissettirdi.

01-18-09
Yönetmen Herman Yau, Hong Kong sinemasına son yirmi yıl içinde bolca B-Movie armağan etmiş bir yönetmen. Bazı filmleri beklenmedik derecede sevildi ve tutuldu. Her ne kadar büyük başarılara imza atmış olmasa da farklı türlerde Hong Kong sinema endüstrisini beslemiş olan Yau’nun 46. filmi Chaos ne yazık ki benim için bekleneni veremedi.

Aslında lafı daha da uzatmaya gerek yok sanırsam. Hiçe sayılarak harcanmış (bence) enfes sayılabilecek kalitede bir senaryo ve ne yazık ki bu kurgunun değerini bilememiş vasatı aşamayan bir film. Bu film daha iyi çekilseydi bambaşka bir efsane olabilirdi. Buna olan inancım tam XD. Yine de oyuncuların hatrına en fazla 3 alabilecek bir filme 4 vererek bu yazımı da sonlandırıyorum. Saygılar efenim.

—— Ninja’nın Notu: 4/10

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Uzakdoğu sinemasını ANLAYABİLMEK!

Mayıs 5, 2009 at 6:11 am (Uzakdoğu sineması hakkında)

dororo600x450wu9

Uzun zamandır (epey uzun zamandır) blog’a yazı yazmıyordum. Bunun zamansızlık, üşengeçlik ve TURP (evet turp) gibi nedenleri var. Yazmak istediğim zaman, vaktim yoktu. Vaktim olduğu zaman, öyle böyle değil çok feci üşendim. Başka başka projeler, iş güç gibi naneler de ortaya çıktı falan. Olmadı olamadı işte sevgili az ama öz okuyucularım. Tam olarak yakın bir zamanda üstümdeki bu üşengeçlik ve rehaveti kırarak o güzel mutlu ve turuncu (!) günlere geri dönmek istercesine aldım klavyemi elime.

Aslında hemen bir tanıtım yazmak istiyordum fakat sürekli olarak aklıma takılan ve canımı sıkan bir konuyu blog’um da bir noktada işlemem gerektiğini farkettim. Sonuç olarak şu anda okumakta olduğunuz yazıyı hazırladım (Dediğim noktada sanki yazıyı çoktan bitirmiş gibi konuşuyor olup da, bir taraftan hala yazıyor olmam da bir çelişki değil midir?) (Öyledir) (Hee, iyi o zaman)…

Başlığa bakarak kendinizi korkulardan korkulara sürüklemenize gerek yok sanırsam (ya da var mı bilemedim şu noktada). Ama şundan emin olun. Burada oturup size saatlerce uzakdoğu filmlerinin derin felsefesinden ya da buna benzer epik sıkıcı entel kuntel dertlerimden bahsetmeyeceğim. Daha çok bir sıkıntımı dile getirmeye çalışacağım. Peki nedir derdim? Basit bir şekilde başlıkta yazdığı üzere: Uzakdoğu sinemasını anlamak! Peki niye anlıyoruz? Manyak mıyız biz? Çok basit: Anlıyoruz. Çünkü anladığımız zaman izlediğimiz şeye kendimizi daha yakın hissediyor, daha çok gülüyor, ağlıyor, korkuyor ya da heyecanlanıyoruz. Çünkü neye güldüğümüzü az da olsa kafamızda idrak edebiliyoruz.

wigBu yazıyı asıl yazma niyetim internet’te gezinirken afedersiniz ama “Moloz İzleyici” adını vermek istediğim (ki bunların niye hiç şaşırmadıysam yüzde doksanı türk) Sinemasöverler’in özellikle hakkında hiç bir fikri olmadan kendi tabiatıyla MOLOZCA izlediği filmler üzerine manasız şekillerde atıp tutmalarıyla karşılaşmamdır. Hayır, tabiki de derdimi oturup onlara anlatacak değilim. Hatta işim olmaz diyeyim. Benim derdim daha çok bu ademoğlunun önündeki nimeti sömürüp üzerine “Oyunculuk rezalet, konusu çok saçma, filimde iğrençti zaten beağbiii! Boşuna izleyip zamanınızı harcamayın orteaam!” şeklinde tükürmesini dikkate alabilecek ve belki de o vakitten kelli uzakdoğu filmlerinden bucak bucak kaçacak insanları bilinçlendirmek. Ama nedir? Biliyorum ki arada GERÇEKTEN konsepti kendine yakın bulmayan, sevmeyen insanlar var (Erol selamlar sana bilader). Onlara diyebileceğim hiç bir şey yok. Zaten uzakdoğu sinemasi sevmek dertli iştir. Ama dediğim gibi benim derdim bilip de sevmeyenlerle değil, bilinçsiz tüketip bi de üstüne yargılayan insan evladıyla.

Şimdi burada çok takdir ettiğim bir insan olan Cem Yılmaz’ın “Mühendis mantığıyla Titanik izleme” esprisini hatırlatmak istiyorum (Bilmeyenler CMYLMZ’i izlesinler bi zahmet). Mesela derdimi anlatmak için en basitinden başlıyorum. Atıyorum bir türk komedi filmi var elimizde. Şöyle en abuklarından falan bir tane (Bildiniz siz onu). Bu filmi alıp az önce bahsettiğim modeldeki insan çeşidinin seri üretilmiş bir dolu modeline izletiyoruz. Ne oluyor? Kahkahalara boğuluyorlar. Çünkü kimse kusura bakmasın da “Osuruğa gülme” dediğimiz konsept türk insanının beyninde yerini öyle kolay almış ki istersen de çıkaramazsın. Peki, zevk meselesidir. O da kabul. Şimdi filmimizi kolumuzun altına sıkıştırıp, hiçbir masraftan kaçınmayıp Tokyo’ya gidiyor ve mevzudan bi haber bir japon dostumuza filmi izletiyoruz… Sanırım ne olacağını herkes tahmin edecektir zaten: Ekrana neredeyse olmayan küçücük gözleriyle boş boş bakan ufak tefek bir uzakdoğu insanı! Fakat tek ama en büyük farkı size söyleyeyim: O adam, bu BİLMEDİĞİ kültürün ANLAMADIĞI esprileriyle bezenmiş bu sinema ürününden tatmin olmadığını yüzde doksan ihtimalle içine sindirecek ve orada burada atıp tutmayacaktır.

yokaiwarto9jb8Aslında konuyu çok dağıtmak niyetinde değilim ama bunlardan bahsetmezsem de olmazdı sanırım. Sonuçta anlatılmak istenen şey çok basit: Eğer farklı bir kültürün ürününe oranın yaşam tarzı, alışkanlıkları, toplumu vs. gibi ögelerini göze alarak yaklaşmazsak kabul edelim ki bir miktar saçma olacaktır. Bu yüzden zaten acaip bir millet olan doğu asyalıların derdini en iyi şekilde anlatmayı sevdikleri sinema sektörlerini de anlamak zor olacaktır.

Yazının başından beri uzakdoğu filmleri diyip duruyorum da aslında genel olarak anlaşılmayanlar veya insanlara saçma, karmaşık gelenler Japon sineması ürünleri oluyor. Mesela Güney Kore filmleri daha çok dram, duygusal, gerilim ve tarihi ağırlıklıdır. Çekimler, hikayeler, anlatım dili genelde bir çok insana rahatça hitap etmektedir. Tayvan sineması da Kore sinemasına epey yakındır ve izleyiciyi çok fazla yoran filmleri yoktur. Çin ve Honk Kong filmlerinde iş bi miktar karışabilir. Zira abartı efektli, bol aksiyonlu ve fantastik duruşa sahip sıradışı aksiyon filmleri karşımıza çıkar. Fakat zamanında binbir inatla (ki yaşasın) türk televizyonlarında gösterilen gerek Bruce Lee, gerek Jackie Chan filmleri (daha sonraki yıllarda da Jet Li’nin katılımı) ile de türk seyircisi bu tarz filmlere de epey alışık sayılır. Ama başta da dediğim gibi; İş Japon sinemasına gelince kafalar bir miktar karışıyor.

Nedeni çok basit. Japonlar insan değil. Evet! Japonlar insan değil. Başka bir ŞEY onlar. Yani bir tarafta bildiğimiz dünya ırkı olan insanlar var; Bir tarafta da japon ırkı.

İşin şakası bir yana japonların gerçekten çok farklı düşünen ve bu düşünce tarzını yaşamlarına yansıtan bir yapısı var. Bunun tabi ki en büyük nedenlerinden biri japonya’nın gereğinden fazla kozmopolit bir yapıya sahip olması. Şimdi burası tam olarak lafı kesip çok fazla uzatmadan asıl konuya geri dönmem gereken nokta. Yoksa japonların neden böyle acaip varlıkları olduğunun tarihinden girip, meiji restorasyonuna gireceğim. Ayıptır. Sakin kalmak lazım.

enter_the_dragonDemek istediğim o ki japonlar yüzyıllardır günlük hayatlarında yaptıkları her şeye kendi kültürlerinin ve sosyal yaşantılarının parçalarını katarak onları kendilerine özgü kılmayı başarıyorlar. Bunlar iş hayatından, savaşlara; müziklerden, dini inanışlara; kitaplardan, çizgi romanlara; animelerden, sinemasına kadar bir çok şeyi kapsıyor. Bizi şu noktada ilgilendiren kısım doğal olarak sinema.

Peki japon sinemasında neleri görebilirsiniz? Herşeyi. Normalde yadırgayabileceğiniz, abartı bulabileceğiniz, hüzünleneceğiniz, korkacağınız, saçma bulacağınız, aşık olabileceğiniz her şeyi görmek mümkün. Japon sinemasında Tokyo’ya gizlice sızmış uzaylı zombileri avlayan samuraylar görebilirsiniz. Bunun yanında sadece basit bir şekilde birbilerine olan platonik aşklarını yaşayan iki komşunun hikayesini izleyebilirsiniz. Bazen bu hikayeye filmin en olmadık yerinde rahatsız bir hayalet girerse şaşmayın. Hele ki bu hayaletin aslında filmin korku değil de komedi unsuru olduğunu farkettiğiniz noktaya daha çok varken. Bilmediğiniz şey ise filmin sonunda öğreneceğiniz süprizdir: Aslında bunun bir bilim-kurgu filmi olduğu. Ağır mı geldi? Alışsanız iyi olur. Çünkü bir noktadan sonra japon sinemasının size sunduğu amansız eğlenceye doyamıyor hale geliyorsunuz. Eğer 2-3 tane iyi olarak bilinen farklı örneğini izledikten sonra bazı şeyler hala size garip geliyorsa çok kasmayın ve saygılarınızı sunarak orada bırakın. O noktada japon sinemasının pek de size göre olmadığını anlayacaksınız.

Bir diğer değinmem gereken nokta sürekli olarak oyunculuklar hakkında yapılan epey olumsuz ve rasgele eleştiriler. Japon sineması bir çok açıdan Grotesk bir yapıyı besler. Buna sadece abartılı hikayeler, abartılı çekimler, ya da abartılı aksiyon sahneleri dahil değildir. Abartılı oyunculuk da dahildir. Zaten normal hayatlarında tepkilerini ve mimiklerini gereğinden fazla abartarak göstermeyi adet edinmiş japon halkı için bu çok da garip gelmiyor. İnsan alışık olmadığı için başta yadırgıyor bir miktar. Ama asıl oyunculuğu çoğu zaman o abartılı mimiklerin, konuşma tarzlarının ve tepkilerin altında yatan kalite belli ediyor.

Aslında daha anlatacağım çok şey varmış gibi geliyor ama bu, hem benim açımdan yazıya dökerken, hem de sizin açınızdan o kocaman yazıyı okurken epey işkence olacaktır. Fakat, az da olsa derdimi anlatmayı başardım sanırım. Şimdi gidin biraz uzakdoğu filmi izleyip eğlenin! :)

kitamuras-lovedeath-shinjitakeda-full
(Bir de beyazperde’deki izleyici yorumlarından uzak durun. Çok feciler, çok…)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Suicide Circle (2002)

Mayıs 5, 2009 at 5:41 am (Film Tanıtımları)

suicide_circleFilmin adı: Suicide Circle, Suicide Club, Jisatsu Saakuru
Yönetmen:
Sion Sono
Yazan:
Sion Sono
Oyuncular:
Ryo Ishibashi, Akaji Maro, Saya Hagiwara, Masatoshi Nagase, Hideo Sako, Rolly
Tür:
Korku, Gerilim
Yıl:
2002
Süre:
99 dakika
Ülke:
Japonya
IMDB id:
0312843

Bazen her Japon insanının içinde hakikaten hasta bir ruh yattığını düşünüyorum. Bu bazı bazı ortaya çıkıyor ve sonuç gerçekten hasta ruhlu oluyor. Uzakdoğu insanının, hele hele Japonların normal olmadığı gerçeğini zaten geçtim. Fakat çoğu zaman insanın anormallik kaldırma ihtimal seviyelerini yerlerinden fırlatabilecek çıkışlar yapabiliyorlar. Bunların en büyük örneklerinden biri de Suicide Circle. Yani o bahsettiğim hasta ruhlardan birinin kalifiyeli taşıyıcısı Sion Sono ve Japonya dışında bile büyük yankı uyandırmayı başarmış uçlarda gezinen filmi. Japon sinema tarihinin en acayip ve en kanlı filmlerinden biri olan Suicide Circle’a hoş geldiniz.

Hani Sion Sono’nun zaten Noriko’s Dinner Table ve Strange Circus gibi filmlerinden normal bir adam olmadığını bilen biliyor. Fakat bu filmlerin de dünyaca tanınmasını ve Sion Sono’nun adının batılı sinemaseverlerin dillerine düşmesini sağlayan film Suicide Circle’dır. Hani Japon sinemasında bir devrim diyeceğim de adamların yaptığı birçok film devrim niteliğini taşıyabiliyor (evet, kötüsü hakikaten dünyanın en kötü filmi olabiliyor mesela). Bu nedenle direk filme geçeyim.

Filmin genel konseptini de oluşturan toplu intihar sahnesi filmin başında en dehşet haliyle seyirciye sunuluyor. Okullarından çıkmış bir dolu kız lise öğrencisi metroya inerler. Trenin gelmesine yakın uyarı yapılır “Lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz”. 54 adet kız öğrenci sıra şeklinde dizilip el ele tutuşlar. Bu sırada arka plandan duyduğumuz müzik insanı huzura kavuşturacak nitelikteki neşeli ezgilerle devam etmektedir. Ve tren tam durağa yaklaşırken 54 kızımın trenin önüne atlayarak intihar ederler. Etrafa fışkıran kanlar, tekerlerin altında dönen et parçaları ve ölümcül bir vahşet ile seyirciye güpegündüz sunulan bu sahneyi midesini dışarı boşaltmadan izleyebilen herkes filmin zaten sonuna kadar dayanır.

00-31-52

Film gerçekten bu bir çoğunun midesini kaldırabilecek ve bir o kadar ilginç sahneyle başlıyor. Daha sonraları ise her ne kadar ilk sahnenin gölgesinde kalsalar da bir o kadar enteresan sahneleri izlemeye başlıyoruz. Bir taraftan toplu intiharların gizemini çözemeye çalışırken, bir taraftan üzerine yoğunlaşılan karakterlerin hayatlarını irdelemeye çalışıyoruz. Tamam, beklenildiği üzere film yine epey kafa karıştıcı bir hale geliyor. Fakat Suicide Circle bana bir yerde “Yok artık bu kadar da olmaz” dedirtti. Zira siz gitgide artan merakınızı gidermek isterken, film sonlarına doğru yaklaşırken gereğinden “fazla” simgeselleşmeye ve anlamsız derecede kafanızı yormayı başarıyor. Hani fazla David Lynch olmuş diyeceğim ama bir çok yerde David Lynch’i aratabiliyor hakikaten.

Film temel olarak toplu intiharlarda bireysellik üzerinde duruyor ve sorgulamalarını bu temel üzerinden yapıyor. Yine izleyiciye bir çok soru soran filmin yoğun bir psikolojik yapısı var. Tabi yine bir taraftan Japon kültürünün günümüzdeki haline tonlarca bindirme yapıyor. Özellikle eğitim sistemi, aile ve popüler kültürün insan üzerindeki psikolojik etkilerini acı bir şekilde gösteriyor. Filmi izledikçe eğitim ve aile kavramlarından bucak bucak kaçan genç neslin kendilerini popüler kültürün türlü çeşitli yalanlarının içerisinde aramalarını ve orada kendilerine bir yer edinmeye çalıştıklarını göreceksiniz. Sonra bir anda anlatılanların ülkemizle ne kadar da uyuştuğunu fark edeceksiniz. Bu açıdan Suicide Circle aslında dünyanın geneline de büyük bir ayna tutuyor.

01-12-23

Filmden görsellik olarak çok bir şey beklemeyin. Sadece gereğinden fazla kan, bol bol ceset ve vücut parçaları göreceğinizi hatırlatayım. Gerçi niye yaptıklarını bilmiyorum ama kan efektinin en açık renk boyayla yapılmasına bir anlam veremedim açıkçası. Fışkıran turuncu kanlar daha çok bir domates salçası havası taşıyor. Bu da biraz komik bir görüntü oluşturabiliyor. Aynı şekilde yine bir Uzakdoğu filminden beklediğimiz epik kan efekti filmin her yerinde boy gösteriyor. En azından alışkın olanlar “Yuh artık bir parmaktan o kadar kan çıkar mı?” demiyorlar.

Oyunculuk konusunda bence yine şapka çıkarılacak bir performans sergilenmiş. Detektif Kuroda rolündeki Ryo Ishibashi başrolde yine çok ama çok başarılı. Ayrıca Masatoshi Nagase ve Akaji Maro’da filmde başarılı performanslar sergileyen tanıdık isimler. En göze çarpan oyunculuklardan biri de Mitsuko rolündeki Saya Hagiwara’ya ait. Ben şahsen kendisini çok başarılı buldum. İlgilenecek başka dertleri ve tasaları olan, yaşıtlarından daha olgun ve yetişkin davranan “bilinçli” liseli havasını çok iyi yansıtmış. Fakat beni kırıp geçiren nokta Rolly olarak bilinen Rolly Teranishi’nin oynadığı Genesis karakteridir. Normalde kendisi müzisyen olup Japonyaya j-rock hizmeti sunan biri olmasına rağmen filmde oynamayı kabul etmiş. İyi de etmiş fakat biraz korktum ben açıkçası kendisinden. Filmi izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar.

01-06-29

Filmin bir de aynı adı taşıyan mangası var. Manga, Japonya’da filmin DVD’si ile aynı zamanda sürüldü. Konuların daha açık ve anlaşılır işlendiği mangayı da herkese tavsiye ediyorum. Tabi Suicide Circle’ yaşananların öncesinin ve sonrasının anlatıldığı, bir devam filmi olarak sayabileceğimiz Noriko’s Dinner Table’ı da (Noriko no Shokutaku) unutmamalıyız.

Son olarak filmin epey güzel olmasına rağmen bazı çevrelerce abartıldığını düşünüyorum. Üstelik herkese hitap eden bir film kesinlikle değil. Anlatım ve çekimler olarak hem yoğun bir derinliğe hem de ağır bir baskıya sahip. Bowling salonundaki sahneler özellikle bunu çok iyi kanıtlıyor. En hayranlıkla baktığınız sahne gerçekten bir taraftan sizi rahatsız edebiliyor. Suicide Circle çok şey anlatıyor fakat seyircinin anlamasını beklemiyor. Bu nedenle filmin bazı kısımları boşta kalıyor. Fakat her şeye rağmen şok edici sahneleri, çekimlerin güzelliği, sözde “Japon” halkına giydirmeleri gibi öğeler için bile izlenmeye değer. Yine filmden alınmış bir sözle tanıtımı bitiriyor ve Ninja notumu veriyorum…

Genesis: “Ben bilgilendirme çağının Charles Manson’ıyım!”

—— Ninja’nın Notu: 7/10

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Izo (2004)

Mayıs 5, 2009 at 5:25 am (Film Tanıtımları)

izoposter

Filmin adı: Izo
Yönetmen: Takashi Miike
Yazan: Shinegori Takechi
Oyuncular: Kazuya Nakayama, Takeshi Kitano, Bob Sapp, Ryuhei Matsuda, Kaori Momoi
Tür: Macera, Dram, Fantazi, Psikolojik
Yıl: 2004
Süre: 128 dakika
Ülke: Japonya
IMDB id: 0377079

Takashi Miike’nin sinemasını anlamak gerçekten zordur. Keza mantık işleme sistemini de. Gerçekten adından boşuna bahsettirmeyen ve mesleğini hakkıyla yerine getiren bir yönetmen olduğu için kendisi epeydir yakın takibimde. Zebraman gibi gayet bilindik (tamam kabul ediyorum, o kadar da bilindik değil) bir çocuk filmi yaptıktan sonra insanların karşısına Izo’yla çıkması başta japon sinema endüstrisi olmak üzere tüm dünyanın gözlerini Takashi Miike’ye dönmesini sağladı. Kendisinin tüm dünya üzerinde saygıdeğer bir yönetmen olarak tanınmasının en büyük nedenlerinden birinin aldığı ödüllerden öte, yaptığını bir çok farklı tarzdaki sıradışı filmler olduğu su götürmez bir gerçek.

Filme geçmeden önce çok kısa Takeshi Miike’den bahsetmek istiyorum. Batı sinemasına daha yakın olanlar için onu aslında tam olarak şöyle betimleyebiliriz: Bol miktar Robert Rodriguez, epeyce David Lynch, bir tutam da Quentin Tarantino. İşin daha da ilginci, bu adını saydığım yönetmenlerin hepsinin birer Takashi Miike hayranı olması. Fakat yaptığım bu yakıştırma sizi yanıltmasın. Takeshi Miike bir kalıp adamı olmadığı için her an karşınıza bir Watchowski kardeşler ve Tim Burton karması olarak da çıkabilir. Bunu da çektiği onlarca birbirinden alakasız filmlerden rahatlıkla görebilirsiniz. Takeshi Miike filmlerini anlamak için genellikle epey beyin yormanız gerekebiliyor fakat bu size işkence etmekten çok zevk vermekte. Zaten japon sinemasının mantığını az buz kavramışsanız Miike’ye daha kolay ve rahat ısınıyorsunuz.

00-59-01

Izo’ya gelecek olursak… Film, japonyada işkence edilip çarmıha gerilerek öldürülen bir 19. yüzyıl samurayı ve suikastçısı olan Izo Okada’nın günümüz dünyasında intikam için uyanışıyla başlıyor. Filmle ilgili bir çok yerde bu tarz açıklamalarını okudum ve güldüm. Hani insan düşünüyor, bu kadar yüklü, bu kadar simgesel ve bu kadar geniş anlatımlı bir filmi bu şekilde anlatmak da kimin yaratıcı beyninden çıktı acaba? Bu anlatımdan, B sınıfı dandik aksiyon filmi havası sezmek gayet olası mesela. Tamam kabul ediyorum, onun da zevki bambaşka. Fakat burda bahsettiğimiz şey ne yazık ki o kadar basit değil.

Filmi izlemeye başlamanızla birlikte ekrana bakarken gitgide yoğunlaşan eblehlik duygunuzu bir yerden sonra dizginlemeyi bırakıyorsunuz zaten. Filmi mi anlamaya çalışayım, yoksa diyaloglara mı dikkat edeyim derken 128 dakika çatır çatır ilerliyor. Bu nedenle benim size tavsiyem, önce oturun ve elinize abur cuburunuzu alıp kaygısızca filmi izleyin. Ne anlatmaya çalıştığına değil ne anladığınıza önem verin yeter. Yani açıkçası: Sadece izleyin. Daha sonra yavaş yavaş filmi sindirdikçe beyninizde bir şeyler çakacak. Bu da zamanla filmi tekrardan izleme isteğinizi uyandıracak ve bu sefer filmin gerçekten size ne anlatmaya çalıştığını anlayarak izleyeceksiniz.

00-30-10

Açıkçası söylemek gerekirse Takeshi bu filmde epey uçmuş. Nereye laf göndereceğini çok iyi bilmiş ve bunu öyle bir simgeselleştirmiş ki hayran kalmamak elde değil. Hatta bunu çoğu zaman insanların gözüne soka soka yaparak anlatmak istediği bazı şeylerin izleyicinin beynini yormadan direk anlatıyor. Filmin başından sonuna karşı yoğun bir savaş göndermesi var. Tabi bunun japon hükümetine, feodal sisteme, orduya, ,japon kültürüne hatta eğitim sistemine çok güzel dokundurarak veriyor. İzleyenler özellikle okul sahnesinde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar.

Film, Izo’nun neyi simgelediğini, kimin peşinde olduğunu, kimi öldürmek istediğini, Izo’nun karşısına çıkanların neyi ifade ettiğini, peşindeki kadının kim olduğunu, gitar çalan adamın neyi temsil ettiğini, arada giren background’ların neyi anlatmaya çalıştığını, asıl şeytanın Izo’mu yoksa dünyanın temsil eden güçler mi olduğunu ve bunun gibi daha onlarca soruyu sürekli size soruyor. Bu soruların cevapları beyninizde yavaşça dönmeye başladıkça sürekli yeni sorular çıkıyor ortaya. En saçma sapan gözüken aksiyon sahnesinin alt yapısında bile gösterilenin birbirini biçen iki adam olmadığını anlayabiliyorsunuz.

Bir cenin sahnesiyle başlıyor film ve ne olduğunu anlamaya çalışırken Izo’nun idam edilişini izliyoruz. “Haydaaa” demeye bile izin vermeden görsel şöleni başlatıyor yönetmen. Bir aksiyon filmi çekmediği için dövüş kareografisi umrunda olmayan yönetmenin simgesel anlatımlarıyla bezenmiş diyalog ve dövüş sahnelerine yoğunlaşıyorsunuz. Bir taraftan adamımız kesip biçmeye devam ederken, bir taraftan “yöneticilerin kalesi” olarak adlandırılan yerdekilerin korkularına, endişelerine ve yönetme biçimlerine tanık oluyorsunuz. Izo’nun hedefine yaklaştıkça vahşileşmesi, o vahşileştikçe çürüyen yönetimi görüyorsunuz. Devlet, Ulus, Millet, Savaş, Sevgi gibi kavramları sorgulatmayı amaçlayan film bunu başarıyor.

00-29-441

Filmin dövüş sahnelerinin herhangi bir uzakdoğu dövüş filmi kadar uçuk kareografilerle çekilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat Takashi Miike’nin de derdi bu olmadığı için ortaya bence çok daha gerçekçi duran ve görsel olarak da gayet hoş sahneler çıkmış. Her beş dakikada en az on kişinin öldüğü filmin epey kanlı olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar Miike’nin başka bir eseri olan “Ichi The Killer” kadar olmasa da bazı izleyicileri rahatsız edebilecek düzeyde vahşet sahneleri mevcut.

Filmin müziklerini filmde de epeyce boy gösteren Kazuki Tomokawa adlı acid-folk tarzında eserlere imza atmış başarılı bir müzisyen yapıyor. Adamın içten gitar çalışı ve söyleyişi gerçekten bazı sahnelerden anlatılmak istenen duyguyu seyirciye hissettiriyor. Bu nedenle müzikal açıdan film kesinlikle büyük bir başarı yakalıyor diyebilirim.

Oyuncu listesine geldiğimizde de şöyle bi duraksayıp alkış tutmamız gerekiyor. Kazuya Nakayama pek tanınan bir aktör olmasa da Izo’yu muhteşem oynuyor. O intikam etşiyle kavrulan vahşi ve hararetli savaşçıyı, gözler önüne nasıl olması gerekiyorsa öyle seriyor. Izo’nun her savaş çığlığında içinde öfkeyi hissedebiliyorsunuz. Bunun dışında filmin en önemli oyuncularından biri Japon sinema endüstrisinin en önemli yönetmen ve oyuncularından biri olan Takeshi Kitano’nun rol alması. Her ne kadar filmde az gözükse de oyunculuğu her zaman olduğu gibi göz dolduruyor. Kendisini sadece kitap okuduğu veya filmin finaline yakın Izo’ya gülümsediği sahne için bile ayakta alkışlayabilirim. Film de bir de sürpriz oyuncu olarak nitelendirebileceğim Bob Sapp var. Kendisi ünlü bir Amerikan kick-box ustası ve profesyonel amerikan futbolcusudur. Kendisi de filmde Takeshi Miike’nin gariplik yaratma mantığının ve eğlencesinin bir parçası olmuş. Güzel ama değişik bir etki katmış. Bunlar dışında Ryuhei Matsuda, Kaori Momoi, Ryôsuke Miki gibi oyuncular da takdir edilesi oyunculuk performansları sergilemişler.

00-10-01

Açıkçası film bir çok açıdan başarılı. Anlatmak istediğiyle, görselliğiyle, oyunculuğuyla, müzikleriyle bir şaheser diyebilirim. Dedim ya filmi anlamak için biraz da yönetmenin ne anlatmaya çalıştığına önem vermek lazım. Filme düz mantık yaklaşanların sonu ya filmi haketmeyen bir şekilde kötülemek ya da bilinçsizce karalamak şeklinde oluyor. Günümüzde de herkesin kendini yüce bir eleştirmen sandığını varsayarsak artık günümüzün yegane b.k atma ortamı olan internette yapılan yorumlar da mantıktan ve kaliteden uzak oluyorlar. Sonuç olarak bu filmi izleyip “Abi adam herkesi kesip biçiyor da, felsefe yapmışlar bi de. İki saat işkence çektim yauuu” şeklinde yorum yapan arkadaşlar bence bu blogu bir an önce terketsin. Zira blogun hizmet ettiği kesim kesinlikle kendileri değil.

Derdimi de anlattıktan sonra yazıya filmden muhteşem bir replikle son vermek istiyorum…

“Lanet olsun Izo! Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin? İnsan olduğun için mi acımasızsın? Yoksa acımasız olduğun için mi insansın?”

“Acımasızlık hayatın kendinden öğrenilen bir derstir…”

—— Ninja’nın Notu: 8/10

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Ters Ninja Kanunu Hizmetinizde!

Mayıs 5, 2009 at 5:09 am (Ters Ninja Kanunu)

kocabanner

Merhabalar… Her şey güzel sıcak bir selamlamayla başlar. Daha sonra dağlar ve denizler oluşur. Ondan sonra köyler, kasabalar, şehirler ve son olarak da sevimli japon kızl…ehm. Neyse. Buradan bir yerlerden buyurun…

Nedir Ters Ninja Kanunu? Ne işe yarar? Yenir mi?

Şöyle ki Ters Ninja Kanunu normalde bir sinema terimidir. Hani o çok sevdiğimiz filmlerin esas ve karizmatik karakteri yüzlerce düşmanla kapışırken hiç zorlanmaz da asıl adamımıza gelince bi yarım saa dövüşür ya…Hah işte. Buna Ters Ninja Kanunu diyoruz. Yani uzun lafın kısası, düşman ne kadar fazlaysa, dayak yemeleri o kadar kolaydır.

Peki Blog?

Ters Ninja Kanunu’nun blog olarak amacı ise siz takipçilerine uzak doğu sinemasının güzide örneklerini tanıtmaktır. Hastası ve manyağı olduğum Japon, Çin, Kore, Tayvan sinemasının her türünden örnekler tanıtmaya çalışacağım blogda zaman zaman kültleşmiş eserler olup zaman zaman da yerlerde süründüreceğim ürünler olabilir (hmm… pek bilemedim :D)

Nası yani?

Peki Ters Ninja Kanunu ne alaka? Aslında işin doğrusu blogun adını “Sinemasya” koyacaktım fakat bu ismin daha önceden alındığını farkederek üzüldüm, büzüldüm, yataklara düştüm. İsim arayışına girince birden Ters Ninja Kanunu denen sinema teriminin uzak doğu filmleriyle ne kadar alakalı olduğunu farkettim. Üstelik ismin içinde “Ninja” geçiyor. Daha uygun olamazdı sanırsam :D

Öyleyseee…

Blog hakkında yorum yapmak, katkıda bulunmak, küfretmek, rüşvet teklif etmek için hususi mail adresim aşağıdadır.

zahiricizgiroman@hotmail.com

ya da

mirrid@gmail.com

Şimdiden ilgilenen, takip eden, merak edip göz atan, “napmış bu armut bi bakiym?” diyen ve destek veren herkes için bol teşekkürler…

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

Ters Ninja Kanunu Taşındı!

Mayıs 5, 2009 at 4:25 am (Ters Ninja Kanunu)

Uzun zamandır yazı yazamadığım blog’uma ( http://tersninjakanunu.blogspot.com/) tam yeni eklemeye niyetlenmişken toptan bir yenilik yapayım istedim. Bu revizyonda da Türkiye’de yasaklanarak patlamış olan Blogger’ı bırakıp WordPress’e geçtim. İyi mi yaptım bilmiyorum. Artık bakacağız. Ters Ninja Kanunu kaldığı yerden devam ediyor efenim.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.