Izo (2004)

Filmin adı: Izo
Yönetmen: Takashi Miike
Yazan: Shinegori Takechi
Oyuncular: Kazuya Nakayama, Takeshi Kitano, Bob Sapp, Ryuhei Matsuda, Kaori Momoi
Tür: Macera, Dram, Fantazi, Psikolojik
Yıl: 2004
Süre: 128 dakika
Ülke: Japonya
IMDB id: 0377079
Takashi Miike’nin sinemasını anlamak gerçekten zordur. Keza mantık işleme sistemini de. Gerçekten adından boşuna bahsettirmeyen ve mesleğini hakkıyla yerine getiren bir yönetmen olduğu için kendisi epeydir yakın takibimde. Zebraman gibi gayet bilindik (tamam kabul ediyorum, o kadar da bilindik değil) bir çocuk filmi yaptıktan sonra insanların karşısına Izo’yla çıkması başta japon sinema endüstrisi olmak üzere tüm dünyanın gözlerini Takashi Miike’ye dönmesini sağladı. Kendisinin tüm dünya üzerinde saygıdeğer bir yönetmen olarak tanınmasının en büyük nedenlerinden birinin aldığı ödüllerden öte, yaptığını bir çok farklı tarzdaki sıradışı filmler olduğu su götürmez bir gerçek.
Filme geçmeden önce çok kısa Takeshi Miike’den bahsetmek istiyorum. Batı sinemasına daha yakın olanlar için onu aslında tam olarak şöyle betimleyebiliriz: Bol miktar Robert Rodriguez, epeyce David Lynch, bir tutam da Quentin Tarantino. İşin daha da ilginci, bu adını saydığım yönetmenlerin hepsinin birer Takashi Miike hayranı olması. Fakat yaptığım bu yakıştırma sizi yanıltmasın. Takeshi Miike bir kalıp adamı olmadığı için her an karşınıza bir Watchowski kardeşler ve Tim Burton karması olarak da çıkabilir. Bunu da çektiği onlarca birbirinden alakasız filmlerden rahatlıkla görebilirsiniz. Takeshi Miike filmlerini anlamak için genellikle epey beyin yormanız gerekebiliyor fakat bu size işkence etmekten çok zevk vermekte. Zaten japon sinemasının mantığını az buz kavramışsanız Miike’ye daha kolay ve rahat ısınıyorsunuz.

Izo’ya gelecek olursak… Film, japonyada işkence edilip çarmıha gerilerek öldürülen bir 19. yüzyıl samurayı ve suikastçısı olan Izo Okada’nın günümüz dünyasında intikam için uyanışıyla başlıyor. Filmle ilgili bir çok yerde bu tarz açıklamalarını okudum ve güldüm. Hani insan düşünüyor, bu kadar yüklü, bu kadar simgesel ve bu kadar geniş anlatımlı bir filmi bu şekilde anlatmak da kimin yaratıcı beyninden çıktı acaba? Bu anlatımdan, B sınıfı dandik aksiyon filmi havası sezmek gayet olası mesela. Tamam kabul ediyorum, onun da zevki bambaşka. Fakat burda bahsettiğimiz şey ne yazık ki o kadar basit değil.
Filmi izlemeye başlamanızla birlikte ekrana bakarken gitgide yoğunlaşan eblehlik duygunuzu bir yerden sonra dizginlemeyi bırakıyorsunuz zaten. Filmi mi anlamaya çalışayım, yoksa diyaloglara mı dikkat edeyim derken 128 dakika çatır çatır ilerliyor. Bu nedenle benim size tavsiyem, önce oturun ve elinize abur cuburunuzu alıp kaygısızca filmi izleyin. Ne anlatmaya çalıştığına değil ne anladığınıza önem verin yeter. Yani açıkçası: Sadece izleyin. Daha sonra yavaş yavaş filmi sindirdikçe beyninizde bir şeyler çakacak. Bu da zamanla filmi tekrardan izleme isteğinizi uyandıracak ve bu sefer filmin gerçekten size ne anlatmaya çalıştığını anlayarak izleyeceksiniz.

Açıkçası söylemek gerekirse Takeshi bu filmde epey uçmuş. Nereye laf göndereceğini çok iyi bilmiş ve bunu öyle bir simgeselleştirmiş ki hayran kalmamak elde değil. Hatta bunu çoğu zaman insanların gözüne soka soka yaparak anlatmak istediği bazı şeylerin izleyicinin beynini yormadan direk anlatıyor. Filmin başından sonuna karşı yoğun bir savaş göndermesi var. Tabi bunun japon hükümetine, feodal sisteme, orduya, ,japon kültürüne hatta eğitim sistemine çok güzel dokundurarak veriyor. İzleyenler özellikle okul sahnesinde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar.
Film, Izo’nun neyi simgelediğini, kimin peşinde olduğunu, kimi öldürmek istediğini, Izo’nun karşısına çıkanların neyi ifade ettiğini, peşindeki kadının kim olduğunu, gitar çalan adamın neyi temsil ettiğini, arada giren background’ların neyi anlatmaya çalıştığını, asıl şeytanın Izo’mu yoksa dünyanın temsil eden güçler mi olduğunu ve bunun gibi daha onlarca soruyu sürekli size soruyor. Bu soruların cevapları beyninizde yavaşça dönmeye başladıkça sürekli yeni sorular çıkıyor ortaya. En saçma sapan gözüken aksiyon sahnesinin alt yapısında bile gösterilenin birbirini biçen iki adam olmadığını anlayabiliyorsunuz.
Bir cenin sahnesiyle başlıyor film ve ne olduğunu anlamaya çalışırken Izo’nun idam edilişini izliyoruz. “Haydaaa” demeye bile izin vermeden görsel şöleni başlatıyor yönetmen. Bir aksiyon filmi çekmediği için dövüş kareografisi umrunda olmayan yönetmenin simgesel anlatımlarıyla bezenmiş diyalog ve dövüş sahnelerine yoğunlaşıyorsunuz. Bir taraftan adamımız kesip biçmeye devam ederken, bir taraftan “yöneticilerin kalesi” olarak adlandırılan yerdekilerin korkularına, endişelerine ve yönetme biçimlerine tanık oluyorsunuz. Izo’nun hedefine yaklaştıkça vahşileşmesi, o vahşileştikçe çürüyen yönetimi görüyorsunuz. Devlet, Ulus, Millet, Savaş, Sevgi gibi kavramları sorgulatmayı amaçlayan film bunu başarıyor.

Filmin dövüş sahnelerinin herhangi bir uzakdoğu dövüş filmi kadar uçuk kareografilerle çekilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat Takashi Miike’nin de derdi bu olmadığı için ortaya bence çok daha gerçekçi duran ve görsel olarak da gayet hoş sahneler çıkmış. Her beş dakikada en az on kişinin öldüğü filmin epey kanlı olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar Miike’nin başka bir eseri olan “Ichi The Killer” kadar olmasa da bazı izleyicileri rahatsız edebilecek düzeyde vahşet sahneleri mevcut.
Filmin müziklerini filmde de epeyce boy gösteren Kazuki Tomokawa adlı acid-folk tarzında eserlere imza atmış başarılı bir müzisyen yapıyor. Adamın içten gitar çalışı ve söyleyişi gerçekten bazı sahnelerden anlatılmak istenen duyguyu seyirciye hissettiriyor. Bu nedenle müzikal açıdan film kesinlikle büyük bir başarı yakalıyor diyebilirim.
Oyuncu listesine geldiğimizde de şöyle bi duraksayıp alkış tutmamız gerekiyor. Kazuya Nakayama pek tanınan bir aktör olmasa da Izo’yu muhteşem oynuyor. O intikam etşiyle kavrulan vahşi ve hararetli savaşçıyı, gözler önüne nasıl olması gerekiyorsa öyle seriyor. Izo’nun her savaş çığlığında içinde öfkeyi hissedebiliyorsunuz. Bunun dışında filmin en önemli oyuncularından biri Japon sinema endüstrisinin en önemli yönetmen ve oyuncularından biri olan Takeshi Kitano’nun rol alması. Her ne kadar filmde az gözükse de oyunculuğu her zaman olduğu gibi göz dolduruyor. Kendisini sadece kitap okuduğu veya filmin finaline yakın Izo’ya gülümsediği sahne için bile ayakta alkışlayabilirim. Film de bir de sürpriz oyuncu olarak nitelendirebileceğim Bob Sapp var. Kendisi ünlü bir Amerikan kick-box ustası ve profesyonel amerikan futbolcusudur. Kendisi de filmde Takeshi Miike’nin gariplik yaratma mantığının ve eğlencesinin bir parçası olmuş. Güzel ama değişik bir etki katmış. Bunlar dışında Ryuhei Matsuda, Kaori Momoi, Ryôsuke Miki gibi oyuncular da takdir edilesi oyunculuk performansları sergilemişler.

Açıkçası film bir çok açıdan başarılı. Anlatmak istediğiyle, görselliğiyle, oyunculuğuyla, müzikleriyle bir şaheser diyebilirim. Dedim ya filmi anlamak için biraz da yönetmenin ne anlatmaya çalıştığına önem vermek lazım. Filme düz mantık yaklaşanların sonu ya filmi haketmeyen bir şekilde kötülemek ya da bilinçsizce karalamak şeklinde oluyor. Günümüzde de herkesin kendini yüce bir eleştirmen sandığını varsayarsak artık günümüzün yegane b.k atma ortamı olan internette yapılan yorumlar da mantıktan ve kaliteden uzak oluyorlar. Sonuç olarak bu filmi izleyip “Abi adam herkesi kesip biçiyor da, felsefe yapmışlar bi de. İki saat işkence çektim yauuu” şeklinde yorum yapan arkadaşlar bence bu blogu bir an önce terketsin. Zira blogun hizmet ettiği kesim kesinlikle kendileri değil.
Derdimi de anlattıktan sonra yazıya filmden muhteşem bir replikle son vermek istiyorum…
“Lanet olsun Izo! Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin? İnsan olduğun için mi acımasızsın? Yoksa acımasız olduğun için mi insansın?”
“Acımasızlık hayatın kendinden öğrenilen bir derstir…”
—— Ninja’nın Notu: 8/10